------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İslamdan Nurlar...
İslamiyet ile ilgili bütün soruları cevaplıyoruz...
Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.


Kalbin neye bağlanırsa, varlığında onun şeklini alır. <Şu kainat kitabını sayfa sayfa, hatta kelime kelime tefekkur et.>
Hatim İndir
Hatim sitesine girmek için tıklayın...

Milliyetçilik, Irkçılık Değildir

Günümüz dünyası, büyük bir manevi buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet alamayacak duruma gelmiştir. intiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberler, dünyanın her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma gelmiştir. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan insanların, başkalarını anlaması düşünülemez.

Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi ırktan, hangi coğrafyada, hangi anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz dışındadır. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi, Allah'a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da, elbette çok hikmetleri vardır.

Bu hikmetlerden sadece birisi hakkında, Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.)” (Hucurat Sûresi, 13)

Bu Ayet-i Kerimede, insanlara verilmek istenen binlerce dersten, konuyla ilgili dikkatimizi çeken üç temel konuyu değerlendirmeye çalışalım:

1- İnsanların hepsi, bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kardeşlerdir. Bunların ırk veya millet açısından birbirlerine üstünlük taslamaları, kesinlikle yanlıştır. Çünkü iki ayrı aile yoktur. Tek bir anne ve baba ile, çocukları vardır. Bu hakikate, ayetin “Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık...” kısmı işaret ediyor.

2- Cenab-ı Hakkın (c.c) insanları, kabile, ırk ve millet olarak ayrı yaratmasının hikmeti, bir milletin diğer milletlere düşman davranması için değil, bir ırkın fertlerinin birbirlerini tanıyıp yardımlaşmaları içindir. Bu gerçeğe ise, “Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız...” bölümü parmak basıyor.

3- Allah katında ve yanında en kıymetli ve değerli kişiler, Allah'tan en çok korkan ve O'nun yolunda hayatını geçirenlerdir. Yoksa herhangi bir millete ait olmak, Allah yanında şeref konusu olamaz. Zaten adalette öyle ister. Bu kısma da söz konusu ayetin, “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.” cümlesi ışık tutmaktadır.

Ezelî ve ebedi hüküm sahibi Rabbimiz (c.c): “Ancak mü'minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.” (Hucurat Sûresi, 10) buyurmakla, müminlerin hakiki kardeşleri, başka dinden olan kardeşleri veya akrabaları değildir. Aksine müminlerin gerçek kardeşleri, başka milletten olsa da, aynı dini ve inancı paylaşan iman sahipleridir. Nitekim Hud suresinde, Nuh ( a.s ) ile alakalı geçen şu ulvi hadise meselemize mükemmel delil hükmündedir.

Hz. Nuh (a.s) “Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!” ( Hud suresi, 45 ) diye Tufan olayında onun da kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.” ( Hud suresi, 46 ) ve Hz. Nuh (a.s)'ın, oğlunu gemiye alması men edilir.

Demek ki; bir müminin inançsız ve isyankar bir akrabası varsa ve hatta bu kişi kendi oğlu dahi olsa onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun hakiki dostu ve yakını olamaz. Bu gerçeği, çok net bir biçimde ortaya koyan başka bir ayet: “Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse, dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe suresi, 23)

Ayrıca, “O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah'a ( c.c) kalb-i selim ile gelenler müstesna..” (Şuara suresi, 88-89) ayetinde, insana ahirette ve mahşerde faydalı ve geçer akçe olacak tek şeyin, takva, amel-i salih ve selim bir kalb olduğu ifade edilmektedir.

İlahi hitaba en layık ve en mükemmel muhatap olan Allah'ın resulü (a.s.m), ırkçılığı “ cehalet dönemi davası” anlamında “ asabiyet-i cahiliye ” tabiriyle tarif eder. Bu davayı güdenler hakkında da “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121) ve “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, ırkçılığa çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)gibi ifadelerle dehşetli bir sonun olacağı haber verilmektedir.

Ayrıca ümmetin felaketini ve sonunu hazırlayacak ana sebeplerin başında da, yine bu ırkçılık davasının geldiği hadiste özellikle vurgulanmıştır. Nitekim peygamberimiz (a.s.m), “Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir. Bunlar:
- Kaderiye (yani kaderi inkar etmek davası),
- Unsuriyet (ırkçılık) dâvâsı,
- Dinî meselelerde gevşeklik etmektir.” (Taberanî, Mu'cemüs Sağir, 158)

Bu hadiste itikadi meselelerin yanlış yorumunun İslama vereceği zarar kadar, Irkçılığın da zararlı olacağı haber verilmektedir. Irkçılığın İslam alemine veya insanlığa ne denli zararlı olduğuna, tarih şahittir. Mesela;

a- Emevi devletinin Arap milliyetçiliğini esas tutmaları ve Arap kavmine ehemmiyet verip diğerlerini köle veya ikinci sınıf olarak görmeleri neticesinde, hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüler, hem kendileri çok felaketler gördüler, hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına neden oldular.

b- Avrupa devletlerinin asırlarca ve özellikle 20. y.y'ın başlarında milliyetçilik fikrini esas tutmalarıyla, iki dünya savaşı meydana gelmiş ve bunun sonucunda milyonlarca insanın kanının akmasına yol açmışlar. Fakat onlar “Avrupa Birliği” vesilesiyle bu gibi hastalıklardan kurtarmaya ve kendilerini tek millet veya topluluk olarak görmeye çalışıyorlar.

c- Osmanlı devletinin de sonunu getiren hadiselerin başında, yine milliyetçilik akımları vardır. Zira, Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar, millet-i sadıka olan Ermeniler ve Araplar gibi bir çok millet her taraftan bağımsızlık faaliyetlerine ve iç karışıklığa başlayınca, dünyanın adalet dengesi olan o koca devi bir anda yıkıverdiler.

Elbette ırk, kabile, akraba sevilecektir. Amma İslâm dininde, ırkını ve akrabasını sevmek demek; ırkındaki insanların kalbine, başta Allah korkusu ve Allah sevgisini yerleştirmek demektir. Onları, Allah'ın yasak kıldığı her türlü haramlardan muhafaza etmek, onların emir dairesinde hareket etmeleri için gayret göstermektir. Ve onların duygularına, düşüncelerine, vicdanlarına; adalet, iffet, haya, namus, cömertlik, hikmet gibi yüksek ahlak ve meziyetleri hedef göstermektir. Onlara Allah’ın hakkı ve kul haklarını yeterince anlatıp, millete, vatana karşı sorumluluk duygularını geliştirmektir.

Bu Gerçeklere göre Cenâb-ı Hak, Resûlüllah (S.A.V) Efendimize hitaben: "Önce en yakın akrabalarını korkut. Sana uyan mü'minleri kanatlarının altına al; Sana baş kaldırırlarsa, 'Yaptıklarınızdan uzağım' de"( Şûra sûresi, 214-215-216) buyurarak emretmiştir.

Görülüyor ki; İslâmî ölçüler çerçevesinde fertlerin, yaratılışında var olan yakınlarını ve ırkını sevmesi, değil yasaklanmak tam tersine emredilmiştir. Ancak; zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, Müslümanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.

Bu açıdan İslam, ırkı yok saymaz, ırkçılığı dava etmeyi yasaklar. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder. Çünkü, insanın kendi milletini sevmesi, onlara yardım elini uzatması, hataları varsa düzeltmeye çalışması, atalarının İslama yaptıkları hizmetleri anlatması ve onlara benzemek için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

Mesela, bir ordu çeşitli birimlerden oluşur. Bunların farklı oluşu ordu birimleri için bir düşmanlık sebebi değil, bir zenginliktir. Her birim mensubu kendi ekibini tanıyıp kaynaşacak ve onunla orduyu kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Şayet bir birimin mensupları diğer birimlerin askerlerini düşman görse ve onların tahribine çalışsa, farkında olmadan kendi kuvvetini yok etmiş olur. O zaman Ordunun tamamı, ortadan kalkacaktır. Aynen öylede, İslam dünyası büyük bir ordudur. Millet ve kabileler, bu ordunun birimleri gibidir. Bunlar birbirlerine yardım etmek ve İslam'ı güçlendirmek için çalışmaları gerekir. Bunun haricinde yapılacak çalışma ve gayret, kendileri için bir yıkım olur.

Mesela, aile iki ayrı cinsten meydana gelir. Bu iki cins ( erkek ve dişi ), birbirlerinin eksikliklerini ortadan kaldırmak ve yardımlaşmak için yaratılmışlardır. Cenab-ı Hak bu hakikati “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz.” ( Bakara suresi, 187), buyurmakla bize bildirmektedir. Oysa kadınlar ve erkekler, bu farklılıktaki ilahi hikmeti dikkate almayıp ayrılık sebebi yaparlarsa, insanlık hüsrana uğrayacaktır. Ortada ne erkek kalır ne de kadın. İslam milletlerini ve topluluklarını da ayrı cinsler olarak görmek mümkündür. Bu ayrı cinsler, birbirleriyle mücadele değil eksikliklerini tamamlamak için bir elbise olacaklardır.

Mesela, Vücud azalarının farklılığı, ruha yardım içindir. Azalar farklı olsa da ruhun birliği, onlara bir birlik verir. Hepsi bir gaye uğrunda ve ruhun kontrolünde çalışır. Şayet organlar, ruhun birliğine rağmen sadece azaların farklılığını dikkate alıp birbirleriyle çatışmaya girselerdi, ortada ne aza kalırdı ne de ruh. Aynen bunun gibi, İslam milletleri de birer aza gibi ruhları olan İslamiyet'e kuvvet vermeleri gerekir. Bediüzzaman Said Nursi “Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslamiyet aklı kuran ve imandır.” vecizesiyle bu manayı dikkatimize sunmaktadır.

Ayrıca unutulmaması ve akıldan çıkarılmaması gereken bir nokta da şudur: ruhun ırkı olmadığı gibi, ruhun binası olan ve elementlerden meydana gelen cesedin de ırkı olamaz. Irk ve millet kavramı, tamamen soyut ve belirli bir hikmet için, Allah (c.c) tarafından insanlara verilen bir duygudur. Bu ilahi hikmet, insanlar tarafından abes bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca ırkçılık ve menfi milliyetçilik alanında ilk adımı atan şeytanın kendisidir. Çünkü o, Allah'ın (c.c) “ Adem'e secde edin ” emrine karşı, “ ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu ise topraktan yarattın” diyerek ırkının ve nevinin üstünlüğünü ilan etti. Halbuki üstünlük takvadadır. Şeytan ise üstünlüğü ırkında aradı ve kaybedenlerden oldu. Demek ırkçılık davası güdenler, şeytanın yolundan giden zavallılardır.

Veda Hutbesinde bu konu ile alakalı şöyle buyurulmaktadır: “Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.”
Burhan Sabaz (Dr.)

Yorum (0) Yorum yaz!

Anarşi ve Gençlik

Anarşi : karışıklık, kargaşalık, düzensizlik. Anarşilik: karışıklık çıkarmak, insanları kanunsuzluğa itmeye çalışmak

Anarşist: düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu. Genellikle anarşi ve terör kelimeleri birbiriyle karıştırılır. Anarşide daima kaos ve kargaşa hakimdir. Dünyada hangi yönetimi veya yönetim tarzını bulsa beğenmez, tahrip etmeğe ve ortadan kaldırmaya çalışır. Ama terör öyle değildir. Beğenmediği yönetim tarzına karşı baş kaldırır. Ama istediğini elde edince silahı bırakır ve durulaşır. İslam dini bu iki teşekkül ve faaliyete karşı çıkmakla beraber, anarşiliği daha tehlikeli bulmaktadır. Çünkü, dünyayı ve insanlığı güzel ahlak ve düzenli hayata ulaştırmayı hedefleyen bir din, elbette kural tanımazlığın ve düzen yıkıcılığın odağı olan anarşiliği, en tehlikeli ve zararlı faaliyet olarak ilan edecektir.

Nitekim, Kur'an terörü lanetlemiş, anarşiyi, fitne ve kaos oluşturmayı en dehşetli ve tehlikeli bir olay olarak nitelemiştir. İslamiyet, her türlü terör, zulüm ve ihaneti yasaklar; anarşilik ve bozgunculuğun her türlüsüne şiddetle karşı çıkar. İslam dini, zarara zararla, zulme zulümle karşılık vermez. İslam, adaleti tesis etmek, azgın nefislerin tahakküm ve istibdadını kırmak ve insan vicdanını itidale ulaştırmak için Allah tarafından gönderilmiştir. Bundan dolayı, İslam dini bu konuda çok hassastır. Öyle ki, Kur'an, haksız olarak bir cana kıymayı ve kan akıtmayı bütün insanlık alemine karşı işlenmiş en dehşetli bir cinayet olarak nitelendirmektedir: “Kim ki, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (ceza) olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa BÜTÜN İNSANLARI ÖLDÜRMÜŞ GİBİ OLUR. Her kim de bir hayatı kurtarırsa BÜTÜN İNSANLIĞI KURTARMIŞ GİBİ OLUR” (Mâide Sûresi, 32). Kur'an, terör ile birlikte her türlü fitne ve fesadı da lanetlemiştir. Kur'an-ı Kerim, fitne çıkartan, toplum hayatında fitneye vesile olan ve yönetime geçtiği zaman fitne tohumları ekenlerin ifsat ve şerlerine dikkati çekmiş, bozgunculuğun dehşetini, fitnenin vahametini açık bir biçimde ortaya koymuştur : “O yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesat çıkarmaya, ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez” (Bakara Sûresi 2/205)

Ayrıca Kur'an, fitneyi de yasaklamakta, fitne çıkarmayı adam öldürmekten daha tehlikeli ve zararlı göstermektedir. Hakikaten, fitne çıkarmak çok insanın maddi ve manevi hayatına tecavüzü ve kastetmeyi netice verebilir. Bir Ayet-i Kerimede Cenab-ı Hak :“Fitne, zulüm ve baskı adam öldürmekten daha korkunçtur” (Bakara Sûresi, 217 ) buyurmaktadır.

Kur'an'ın bu gibi mesaj ve derslerinden ciddi anlamda istifade eden bir Müslüman'ın ruhunda düşmanlık, kin, vahşet ve fitne çıkartmak yoktur. En büyük düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Mümin, “Yaratılanı hoş gördük, Yaratandan ötürü” hakikatini vicdanının derinliğinde hisseder. Mümin, muhabbet fedaisidir, husumete vakti yoktur. ( Şener Dilek, İslam Dininin Esasları) Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim de, bir kısım insanların zararlarının diğer bir kısım insanlar tarafından engellenmesi neticesinde mabetlerinin zararlardan korunduğunu ifade ederek, inanların dikkatlerini zararların önlenmesine çekmektedir: “Allah insanları birbirlerine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler (çoktan) yıkılıp gitmiş olurdu” (Hac Sûresi, 40). İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v), rahmet ve şefkat peygamberidir. Kur'an-ı Kerimde Cenab-ı Hak :“(Resulüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya Sûresi,107 ) buyurmaktadır. Hz. Peygamber, güzel ahlakın bütün kısımlarını hayatında en güzel bir şekilde fiilen sergilemiş, hayatı boyunca ashabını fitneden sakındırmıştır. Fevkalade bir ciddiyet ve hassasiyet ile fitneden kaçınmayı emretmiştir: “Fitneden kaçının! Çünkü o esnada dil, kılıç darbesi gibidir.” (İbn-i Mace, Fiten, 24 )

İslam tarihinde anarşi faaliyetlerinin en acı tabloları, Şiilerden olduğunu iddia eden İsmailiyye (Batınilik) fırkası tarafından yaşatıldı. Şöyle ki: bu fırkanın icra ettiği kanlı hadiseler, İslam tarihi boyunca en tahripkâr ve fitne unsuru olmuştur. Asya'nın başı dönmüş bu kanlı anarşistleri, fikirde, itikatta, ahlâk ve hayatta fesat çıkartmışlar; İslâm âleminde yıllarca sükûn ve huzuru bozmuşlardır. Bu anarşistleri yetiştiren ve organize eden kişilerin başında “Şeyh-i Cebel” diye anılan Hasan Sabbah ve onun cennet fedaileri gelmektedir.

Hasan Sabbah, “Selçuklu İmparatorluğu”nun imansız ve acımasız bir düşmanı idi. Amacı, Batıniyye fikriyatının gelişmesine engel olan bu güçlü devleti yıkmak, ortadan kaldırmaktı. Bu gayesini gerçekleştirmek için “Cennet tasvirlerine uygun” bahçeler inşâ ettirdi. Bu bahçelerde göz kamaştırıcı köşk ve saraylar yaptırdı. Bu bahçe ve köşklerde nefse hitab eden şarkıcılar, Cennet hûrilerini de andırır genç kızlar vardı.

Hasan Sabbah'ın adamları değişik bölgelerden yaşlarında cesaretli, atılgan gençleri toplayarak Alamut Kalesi'ne getirirlerdi. Bu gençlere önce Cennet ve Cennet'in zevk ve eğlenceleri anlatılırdı. Sonra bu gençler, uyuşturucu maddeler ile uyutulup güya “Cennet bahçelerine” indirilirdi. Gençler ayılıp, gözlerini açtıklarında karşılarında muhteşem köşkleri, huri gibi kızları, rengârenk çiçekleri, meyve bahçelerini görünce, Hasan Sabbah'ın müjdelediği Cennete girdiklerine gerçekten inanırlardı. Günleri zevk ve safa ile geçerdi. Bir müddet sonra tekrar uyuşturucu ile uyutulur ve cennet bahçesinden çıkartılırlardı. Artık bu gençlerin en büyük arzuları, Hasan Sabbah'ın bu Cennet bahçesine tekrar girebilmek olurdu. Hasan Sabah bu dessas plânı ile birtakım gençleri kendine bağlamış, onları kendisinin “intihar timleri” haline getirmişti. Hasan Sabbah bir kimseyi öldürtmek istediği zaman, bu gençlerden birisini çağırır, “Git filân kimseyi öldür, bu işi başarır gelirsen seni Cennete gönderirim. Eğer ölürsen meleklerimi gönderir seni Cennete aldırırım.” derdi. Böylece daha önceleri tattıkları güya Cennet aşkı ile yanıp tutuşan bu gençler, şeyhin bu emrini mutlak bir teslimiyetle yerine getirir, istenen adamı ne pahasına olursa olsun öldürürlerdi.

Hasan Sabbah, tam 33 yıl söz konusu kalede, bu anarşi faaliyetlerini sürdürdü. İran Şiîlerinin bu anarşist şebekesi, yüzlerce, binlerce Müslüman'ın kanına girdiler. Sosyal huzuru kaçırdılar, terör estirdiler. Dirayetli bir devlet adamı olan ve Selçukluların dünyaca meşhur veziri, Nizâmülmülk'ü şehit ettiler. Şiîlerin yayılmasına mani gördükleri âlim ve fakihleri, katlettiler. Bu anarşi çetesi, Hicri 317 yılında Hac mevsiminde Arafat'tan Mekke'ye dönen hacılara saldırarak hepsini kılıçtan geçirdi. Bu toplu katliâmdan kurtulan bir kısım hacılar Kâbe-i Muazzama'ya sığındılarsa da bu anarşistler, Kâbe'ye girdiler ve onları da Beytullah'ın içinde şehit ettiler. Hattâ bir kısmının cesetlerini zemzem kuyusuna attılar.

Kâbe'nin örtüsünü yağma ettiler. Kâbe'nin kapısını ve Hacerü'l-Esved'i söküp götürdüler. Hacerü'l-Esved, Hicri 339 yılına kadar tam 22 sene bunların elinde kaldı. O zamanki Bağdat hükümeti bu gözü dönmüşlerden Hacerü'l-Esved'i geri almak için 50.000 altın teklif etti ise de bu teklifi reddettiler.

Nihayet Afrika'daki Fâtımilerin “Mehdi”sinin şiddetli tehdidi üzerine Hacerü'l-Esved'i iade ettiler. ( Mehmet Kırkıncı, Alevilik Nedir?, Zafer Yayınları)

Anarşistliğin en büyük sebebi imansızlık, dolayısıyla en büyük düşmanı da iman ve kur'an hakikatleridir. Bu nedenle, bu zamanda iman ve kur'an hakikatlerini asrın idrakine göre söyleten Bediüzzaman Said Nursi, anarşiye mani olmanın yegane sebebinin iman hakikatlerine sarılmak, bunları hayatımıza hayat edinmekle ve ruhumuza ruh kılmakla mümkün olduğunu aşağıdaki (sadeleştirilmiş) ifadelerle ortaya koymaktadır.

“Hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Allah rızası, sevab kazanma yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o şehir hayatı zehirlenir. Çocuklar haylâzlığa, gençler sarhoşluğa, güçlüler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.” (Şualar, 228)

“Din terbiyesi olmazsa, Müslümanların idare edilmesi için sıkıyönetim veya her istediklerini rüşvet vermekten başka çare olamaz. Çünkü, nasıl bir Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman komünist olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan (sıkıyönetim ) başka idare edilmez. Biz Nur talebeleri hem idareye, hem âsâyişe, hem vatan ve milletin saadetine çalışıyoruz. Karşımızdaki dinsiz anarşist ve millet ve vatan düşmanlarıdır. Hükümet için bize ilişmek değil, tam himaye ve yardım etmek elzemdir.” (Şualar, 517)

“Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim mutlak küfre düşer, anarşist olur, daha idare edilmez. Evet, eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve milli ve islami adetlerimize karşı yüzde elli lâkaytlık gösterildiği halde, elli sene sonra yüzde doksanı nefs-i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevk etmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare arama hissi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyen menettiği gibi; Risale-i Nur'u, hem şakirtlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübareze, ne meşguliyet yok.” (Emirdağ Lahikası-1, 22)

“Bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, toplum hayatına zehir hükmüne geçer. Dinin şiddetle men ettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünkü, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda Ye'cüc ve Me'cüc komitesi olduğuna Kur'ân-ı Hakîm işaret buyurmaktadır.” ( Emirdağ Lahikası 2, 160 )


Yukarıdaki ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi, insanlığı ateşe veren ve mahvetmeye çalışan anarşistlik faaliyetleri, ayet ve hadislerde “ye'cüc ve Me'cüc” tabir edilen kıyameti netice verecek olan azgın topluluk olduğu belirtilmektedir. Bu azgın ve kural tanımaz anarşi gruplarına karşı tek çare, iman ve kur'ana hakikatlerine sarılmaktır.

 

Burhan Sabaz (Dr.)

Yorum (0) Yorum yaz!

İslam’ın terör dini olmadığını tam aksine terör anarşi ve fitneyi yasakladığını Kur’an’dan delil getirerek ispat eder misiniz?

Kur’an, terörü lanetlemiş, anarşiyi ve fitneyi en dehşetli bir olay olarak nitelemiştir. İslamiyet, her türlü terör, zulüm ve ihaneti yasaklar; her türlü anarşiye, bozgunculuğa şiddetle karşı çıkar. İslamiyet, zarara zararla karşılık vermez. İslam dini, adaleti tesis etmek, azgın nefislerin tahakküm ve istibdadını kırmak ve insan vicdanını itidal haline getirmek için taraf-ı ilahiden gönderilmiştir. Bu nedenle İslam bu konuda çok hassastır. Öyle ki, Kur’an, haksız olarak bir cana kıymayı, kan akıtmayı bütün insanlık alemine karşı işlenmiş en dehşetli bir cinayet olarak nitelendirmektedir.

Nitekim, Cenab-ı Hak : “Kim ki, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (ceza) olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa BÜTÜN İNSANLARI ÖLDÜRMÜŞ GİBİ OLUR. Her kim de bir hayatı kurtarırsa BÜTÜN İNSANLIĞI KURTARMIŞ GİBİ OLUR” (Mâide Sûresi, 32)buyurmaktadır. Kur’an, terör ile birlikte her türlü fitne ve fesadı da lanetlemiştir. Kur’an-ı Kerim, fitne çıkartan, toplum hayatında fitneye vesile olan ve yönetime geçtiği zaman fitne tohumları ekenlerin ifsat ve şerlerine dikkati çekmiş, bozgunculuğun dehşetini, fitnenin vahametini açık bir biçimde ortaya koymuştur : “ O yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesat çıkarmaya, ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez” (Bakara Sûresi 2/205)

Kur’an, fitneyi yasaklamıştır. Bir Ayet-i Kerimede Cenab-ı Hak :“Fitne, zulüm ve baskı adam öldürmekten daha korkunçtur” (Bakara Sûresi, 217 ) buyurmaktadır.

Kur’an’ın bu gibi ayetlerinden tam istifade eden bir Müslüman’ın ruhunda düşmanlık, kin, vahşet yoktur. En büyük düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır.Mümin, “Yaratılanı hoş gördük, Yaratandan ötürü” hakikatini kabullenir. Mümin, muhabbet fedaisidir.Husumete vakti yoktur. .Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim de, bir kısım insanların zararlarının diğer bir kısım insanlar tarafından engellenmesi neticesinde mabetlerinin zararlardan korunduğunu ifade ederek, inanların dikkatlerini zararların önlenmesine çekmektedir: “.... Çünkü, Allah insanları birbirlerine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah’ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler (çoktan) yıkılıp gitmiş olurdu” (Hac Sûresi, 40).

Hz. Muhammed (s.a.v), rahmet ve şefkat peygamberidir. Kur’an-ı Kerimde Cenab-ı Hak : “(Resulüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya Sûresi,107 ) buyurmaktadır. Hz. Peygamber, güzel ahlakın bütün kısımlarını hayatında en güzel bir şekilde fiilen sergilemiş, hayatı boyunca ashabını fitneden sakındırmıştır. Fevkalade bir ciddiyet ve hassasiyet ile fitneden kaçınmayı emretmiştir:
“Fitneden kaçının ! Çünkü o esnada dil, kılıç darbesi gibidir.” (İbn-i Mace, Fiten,24 ) “Şurası muhakkak ki, bir fitne, bir ayrılık ve bir ihtilaf olacak.Bu durum gelince Uhud’a kılıcınla git! Kırılıncaya kadar onu taşa çal. Sonra evinde otur. Hatta sana günahkar bir el veya ölüm gelinceye kadar (evinden çıkma)” (İbn-i Mace, Fiten, 24) “Kıyametten hemen önce karanlık gecelerin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabaha erer, akşama kafir olur ; mümin olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem’in iki oğlundan hayırlısı olsun(ölen olsun, öldüren değil ) ( Ebu Davut, Fiten 2, Tirmizi, Fiten 33)
Şener Dilek (Prof.Dr.)

Yorum (0) Yorum yaz!

Müslümanlar arasında barış nasıl sağlanabilir? Bunun için neler yapılabilir?

Bu soru, ilk bakışta insana garip gelebilir. "Müslüman, diğer müslümanlarla zaten barış halindedir. Bu soruya ne lüzum var?" denilebilir. Fakat realiteye baktığımızda, müslümanın müslümanla, müslüman cemaatlerin diğer müslüman cemaatlerle, müslüman devletlerin diğer müslüman devletlerle zaman zaman problemleri olduğunu görürüz. Cihan barışını hedefleyen müslümanların, kendi aralarında barışı sağlamadıkça bu hedeflerine ulaşmaları düşünülemez.

Asr-ı Saadetin hemen peşinden, Hz. Osman'ın şehit edilmesiyle başlayan dahili fitnenin faturası, müslümanlara çok pahalıya mal olmuştur. Cemel ve Sıffin Savaşları'nda onbinlerce müslüman, hayatını kaybetmiştir. Ancak, Hz. Hasan'ın hilafetten belli şartlarla ferağat etmesi neticesi fitne yatışmış, o zaman İslam orduları tekrar dışarıya açılarak, İstanbul önlerine kadar gelmişlerdir.

Dokuz yıl devam eden Irak-İran Savaşı, müslümanlar arasındaki mücadelenin zararlarının, günümüzdeki canlı örneklerindendir. Irak ve İran savaşmış, bir milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş; savaşı silah satan ülkeler kazanmıştır.

Halbuki İslamiyet, dahilde çekişme ve ihtilaf istemiyor. "Ey iman edenler! Hepiniz toptan barışa girin" diyor (Bakara Sûresi, 208). Müslümanları bir vücudun azaları gibi görüyor (1). Onları, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir binaya benzetiyor. (2) Durum böyleyken, günümüzde alem-i İslam'ın bir araya gelememesi, Kur’an'ın açık bir emrine muhalefetten başka bir şey değildir. Hasta, reçeteyi okumuyor, ilaçları kullanmıyorsa, kusuru reçetede değil, hastada aramak gerekir. Kur'an eczanesinde bütün dertlerimizin reçetesi ve ilaçları vardır. İhtilafın reçetesi ise, şu gibi ayetlerdir:

"(Ey iman edenler) Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin..." (Àl-i İmran Sûresi, 103)

"Mü'minler ancak kadeştirler..." (Hucurat Sûresi, 10)

"Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölüp de, parçalananlara gelince: Senin onlarla hiçbir alakan yoktur..." (En'am Sûresi, 159)

"Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölen ve gruplar haline gelip, herbir grup kendilerinde olanla öğünen müşrikler gibi olmayın." (Rum Sûresi, 31-32)

"Dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin!" (Şura Sûresi, 13)

"(Ey iman edenler !) Kendilerine apaçık beyanat geldikten sonra, bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın ." (Al-i İmran Sûresi, 105)

Bu noktada şunu da belirtmekte yarar görüyoruz : İslamiyette farklı mezheplerin ve cemaatlerin ortaya çıkışı, bölünmek, parçalanmak değildir. Kur'an ve sünnete dayanan bütün mezhep ve cemaatler, hak yolun yolcularıdır. Bu mezhep ve cemaatler, geniş bir caddede, aynı istikamette giden araçlara benzerler. Birbirlerine çarpmadıkları müddetçe, araçların farklı olması önemli değildir. Bütün İslami cemaatler, gayede ve hedefte bir olmalı, birbiriyle uğraşmak yerine Kur’an hakikatlerinin muhtaç gönüllere ulaşması için gayret göstermelidirler.

Bir başka teşbihle, bu farklı cemaatler bir orduya benzer. Orduda farklı bölümlere ve birimlere ihtiyaç olduğu gibi, İslam ordusunda da, farklı cemaatlere ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber'in (asm.), "Ümmetimin ihtilafı rahmettir"(3) hadisine bu noktadan bakmak gerektir. Tehlikeli ve yasak olan, bu ordunun birbirine girmesi, birbiriyle boğuşmasıdır.

Hıristiyanlıktaki farklı mezhepler, zamanla adeta farklı birer din haline gelmiş; Hıristiyanlık dünyası, asırlar süren kanlı mezhep çatışmalarına sahne olmuştur. Birkaç olay dışında, İslami mezhepler arasında bu tür çatışmalar olmamıştır. Bir kaç asırdır zor dönemler yaşayan İslam alemi, günümüzde her zamankinden çok daha fazla bir ihtiyaçla birlik ve beraberliğe mecburdur. Bediüzzaman'ın dediği gibi, "Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslamdır." (4) Müslümanlar, İslam Birliği için bütün himmetlerini sarfetmeli ve birkaç yüzyıldır sergiledikleri dağınık manzaradan artık kurtulmalıdırlar. İslam Birliği, İslam Devletlerinin tek bir devlet olması şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira, bu kadar geniş bir coğrafyaya dağılmış, bir milyarı aşan müslümanın bir tek devlet çatısı altında toplanmaları mümkün değildir. İslam Birliği, müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi, aynı hedefe birlikte yürümeleri demektir. Askeri, siyasi, ekonomik, kültürel... sahalarda işbirliği yapmaları, birbirlerine destek olmaları anlamındadır.

Bu birlik sağlandığında, müslümanlar dünyada en büyük caydırıcı güç olacak, sözgelimi; Bosna faciası gibi bir olayla karşılaşıldığında "Niye Batı müdahale etmiyor?" denilmeyecek, gereken müdahale, tarafımızdan yapılacaktır.

Ayrıca, Irak'ın Kuveyt'i ilhakı meselesinde olduğu gibi, bir müslüman devlet, bir başka müslüman devlete saldırırsa, başka din mensuplarının "müttefik kuvvetleri" gelmeyecek, İslam ordusu problemi halledecektir. Nitekim, şu ayet-i kerime, bunu bize emreder:
"Eğer mü'minlerden iki taife birbiriyle savaşırsa, hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri diğerine saldırırsa, o vakit Allah'ın emrine gelinceye kadar saldırganla savaşın. Allah'ın emrine geldiğinde, aralarında adil bir şekilde barış yapın ve adaletli olun. Şüphesiz Allah, adil olanları sever." (Hucurat Sûresi, 9)


Kaynaklar:
1-Buhari. Edeb, 27; Müslim, Birr, 66; İbnu Hanbel, IV, 270
2-Buhari, Salat, 88; Müslim, Birr, 65; Tirmizi, Birr, 18
3-Acluni, I, 64
4-Nursi, Hutbe-i Şamiye, s., 90
Şadi Eren (Doç.Dr.)

Yorum (0) Yorum yaz!

Risale-i Nur Külliyatında Arama ve Araştırma
Free Hit Counters
Free Counter
Google
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- -----Bu blog arkadaşlarının içeriğinden sorumlu değildir.------