------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İslamdan Nurlar...
İslamiyet ile ilgili bütün soruları cevaplıyoruz...
Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.


Kalbin neye bağlanırsa, varlığında onun şeklini alır. <Şu kainat kitabını sayfa sayfa, hatta kelime kelime tefekkur et.>
Hatim İndir
Hatim sitesine girmek için tıklayın...

Peygamberimiz küçük yaşlarında Beni Sad yurdunda kuzulara çobanlık yaprken iki melek göğsünü yarmışlar ve kalbinde siyah bir nokta çıkartmışlar. Bu ne anlama geliyor ?

Sorru

 

Peygamberimiz küçük yaşlarında Beni Sad yurdunda kuzulara çobanlık yaprken iki melek göğsünü yarmışlar ve kalbinde siyah bir nokta çıkartmışlar. Bu ne anlama geliyor. Bizim kalbimizde çıkartılmamış siyah nokta mı var. Bazıları bu olayı söyle tevil ediyorlar: Peygamberimizin onun için günah işlemiyordu. Hayat onun için kolaydı sanki imtihana tabi değilmis, şeytani ve onu zorlayan bir nefis yokmuş. Bu mecaz mı. Alimler bu konuda ne diyorlar?

 

Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;

Nur yüzlü Efendimiz süt kardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.

Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin Yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzaklaşmışlardı. onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah'ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem yeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.

Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı görünce olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına vardılar. Fakat, Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zira, gelenler memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip, gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.

Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası,
"Ne oldu sana yavrucuğum?" diye sordular.
Kâinatın Efendisi şunları anlattı:
"Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler."1

Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti. Birgün Sahabîlerden bazıları,
"Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?" diyecekler; Resûlullah da,
"Ben babam İbrâhim'in duâsıyım. Kardeşim İsâ'nın müjdesiyim. Annemin ise rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü" dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatacaktır:
"Ben, Sa'd bin Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."2

Bu hâdise ile Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda Resûlullah Efendimizin nefsi o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar ile te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu. Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:
"Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i Rabbaniyenin insanın mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene mâü'l-hayatı neşreden o cism-i sanev berî, bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a'mâl ve ahvâl ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır." 3

Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile yakın alakası vardır. Aynı şekilde, maddî temizliğin de mânevî temizlik ile münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.4

Peygamberler günah işlemekten münezzehtir. Onlara günah isnad etmek caiz değildir. Peygamberlerin günah işlememesi imtihana tabi olmadığı anlamına gelmez. Peygamberlerin imtihanı diğer insanlardan daha şiddetlidir. Nitekim Peygamberlerin imtihan edildiğine dair Kuranı Kerim de bir çok ayet vardır.

Bir zaman Rabbi İbrahim’i bir takım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti. (Bakara 124)

Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. (Sad 34)

Her insana musallat olan şeytanlar olduğu gibi Peygamberimize musallat olan şeytan da vardır. Nitekim bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır: “Benim şeytanım bana teslim oldu.” Peygamberimizin de şeytanı vardı. Ancak o şeytanını teslim almıştı.5

1. Sîre, 1/174; Tabakât, 1/112; Taberî, 2/128
2. Sîre, 1/175; Taberî, 2/128
3. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İ'câz, s. 79
4. Bkz: Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 8/5911-5915
5. Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34

Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç

Selam ve dua ile...

Editör
www.sorularlaislamiyet.com

Yorum (0) Yorum yaz!

Gönüller Fatihi Büyük Üstada

Gönüller Fatihi Büyük Üstada
Ali Ulvi Kurucu

 

Nuruyla bütün gönlümü fetheyleyen üstad!

Gönlüm seni, kudsî heyecanlarla eder yâd.

 

İlhâmıma can geldi berâet haberinle,

Mü’minleri şâdeyleyen ulvî zaferinle.

 

Sıyrıldı ufuklardan o kasvetli bulutlar;

Göklerde melekler, bu büyük bayramı kutlar.

 

Milyonların imanını kurtardı cihâdın;

Par par yanar imanlı gönüllerdeki yâdın.

 

Coşturmada imanları, binlerle vecizen,

Tarihini kudsî heyecanlarla süzerken.

 

İlhâmımı mestetti tecellâ-yı cemâlin;

“Fâtih” gibi rehberleri andırmada hâlin.

 

Dağlar gibi sarsılmadın, en korkulu günlerde,

Her ânı ölümler dolu tazyikin önünde.

 

Dünyalara dehşet salıyor, sendeki iman;

Sarsılmayan imanına düşman bile hayran.

 

Rehber sana zîra, “Yüce Peygamberimiz”dir.

Ölmez eserin: Gençliğe gösterdiğin izdir.

 

Kur’ân-ı Kerimin ezelî feyzine erdin;

İnsanlığa, iman ve kemâl dersini verdin.

 

Ey başlara cennetlerin ufkundan inen tâc!

Âlem senin irfânına, irşâdına muhtaç.

 

Derya gibi nurlar taşıyor her eserinden;

“Allah”a giden Nurcuların rehberisin sen!

 

Milyonları derya gibi coşturmada “Sözler”;

Cennetteki âlemleri seyretmede gözler.

 

Hikmet dolu her cümlede, Kur’ân’daki nur var;

Her lem’ada, bin bir güneşin huzmesi çağlar.

 

“Nur Yolcusu” insanlığa örnek olacaktır.

Kudsî heyecanlarla, gönüller dolacaktır.

 

Mefkûresi, günden güne erdikçe kemâle;

Gark olmada iç âlemi, en tatlı visâle.

 

Coştukça denizler gibi kalbindeki iman;

Bin ders-i hakikat veriyor ruhuna Kur’ân.

 

Âzâdedir İslâmı saran tehlikelerden;

Dâvâsı temiz çünkü siyasî lekelerden.

 

Her hamlesinin kuvve-i kudsiyesi vardır;

Vicdanları mesteyleyen ulvî sesi vardır.

 

Aşkın ezelî sırrına erdikçe gönüller;

Yer yer donatır ufkunu sevda dolu renkler.

 

Bir ülkeyi baştan başa fetheyledin ey Nûr!

Nurun olacaktır, bütün insanlığa düstur.

 

Kur’ân seni te’yid ediyor mucizelerle;

Ey şanlı gönül fâtihi hiç durmadan ilerle!

 

Târih-i hayatın doludur hârikalarla;

Hiç sönmeden âlemde güneşler gibi parla!

 

Manzûme-i şemsiyeyi temsil ediyorsun;

Heybetli fezâlarda hız almış gidiyorsun!

 

İmanlı nesiller, seni tâkip edecektir;

Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir.

 

Tarihi aşarken sen o iman dolu hızla,

Milyonları aşmış bütün evlâdlarınızla;

 

Birden açılır ruhuma esrarlı bir âlem,

Vasfeyleyemez aşkımı, şi’rimdeki nâlem...

Yorum (2) Yorum yaz!

BEYTULLAH' TA BEN

Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan...
Olmuşlar... Tek yürek, tek beden de can;
İnsanlığı gördüm...
Beytullah'ta ben...

Yedi bağın gülü, aynı destede,
Yetmiş iki millet, aynı listede,
Kaç milyon ''Âmin'' der, aynı bestede;
Tevhîd'le haşroldum...
Beytullah'ta ben...

Sînelerde alev, ne kül ne duman,
Dillerde bir soru: ''Vuslat ne zaman?''
Cehennem söndürür, böylesi îman...
Aşk ne imiş gördüm...
Beytullah'ta ben...

Okyanuslar aşmış, gelmiş nicesi,
Aç, susuz, uykusuz, gündüz gecesi...
Her nefes, dilinde Kur'ân hecesi;
Sevdâlılar gördüm...
Beytullah'ta ben...

Rabb'in o davetli misafirleri;
Doldurmuş, Mekke'de her karış yeri.
Dillerinde dinmez, ''LEBBEYK'' sesleri,
Arş'a yollar gördüm...
Beytullah'ta ben...

Bir damla misâli, kapılmış sele;
Zengin, fakir, paşa, nefer elele...
Yan yana secd'eder, sultanla köle;
Mahşerle tanıştım...
Beytullah'ta ben...

Kimi görmez gözü, elinde âsâ;
Lâkin, kalp gözünü açmış devâsa...
Yüzünde tebessüm, ne gam, ne tasa,
Döner durur gördüm...
Beytullah'ta ben...

Kimi, ayağında yarım çarığı;
Kaç yerinden kanar, topuk yarığı...
Meğerse; kefenmiş başta sarığı,
Ne âşıklar gördüm...
Beytullah'ta ben...

Baktım... Sofrasında, nice melekler;
Bir tas zemzem suyu, kuru ekmekler,
Gözleri Kâbe'de iftarı bekler,
Tokluğuma yandım...
Beytullah'ta ben...

Bir zerre gözü yok, dünya aşında,
Âhir rızkın arar, harman başında,
Rabb'in nazarını, Kâbe taşında;
Gören gözler gördüm...
Beytullah'ta ben...

Kimi bahardadır, görmemiş yazı,
Kiminin geçiyor, Mevlâ'ya nazı;
Kılınır Kâbe'de vedâ namazı,
İmrendim.. El açtım,
Beytullah'ta ben...

Kiminde kalmamış, derman bacakta;
İki büklüm yürür, gitmez kucakta...
Erimiş.. Kaybolmuş.. Cenâb-ı Hakk'ta
Pervaneler gördüm..
Beytullah'ta ben...

O kambur sırtında, eski torbası,
Torbasında sanki, Cennet urbası..
Hele bir, kıyamda var ki durması;
Göz göz oldum, doldum...
Beytullah'ta ben...

Bin rütbeyi, bir secdede atlayan,
Bir secdeyi, yüz binlere katlayan,
Bu kârını meleklerle kutlayan,
Ne tâcirler gördüm...
Beytullah'ta ben...

Hacerü'l-Esved'de adın yazdıran,
Îman pençesinde, nefsi ezdiren,
Yücelen ruhuna, Arş'ı gezdiren,
Ne veliler gördüm...
Beytullah'ta ben...

Unutmuş... Dünyanın vefâ derdini,
Yıkmış... Kalbindeki, riyâ bendini,
Öyle teslim etmiş, Hakk'a kendini;
Canda Cânân gördüm...
Beytullah'ta ben...

Bir sevdâ seli var, Safâ Merve'de;
Damlalar köpürmüş, vecde girmede.
Nice peygamberler, nice zirvede;
Durup bakar gördüm...
Beytullah'ta ben...

İbrahim Makâmı, sultan sofrası;
Sunulur herkese, bir kevser tası...
Bir cennet şöleni, perde arkası,
Ne sahneler gördüm...
Beytullah'ta ben...

Melekler almışlar, şölenden payı;
Sarmışlar, Kâbe'de bütün semayı.
Kalem anlatamaz, bu içtimayı,
Âciz bir kul oldum...
Beytullah'ta ben...

Kaç yerinden açılmış, gökte kapılar;
Ardında saraylar, zümrüt yapılar,
Vâdeleri sonsuz, nice tapular;
Elden ele gördüm...
Beytullah'ta ben...

Durdum da, tavâfı seyrettim hayran;
Gördüm: Bir kâinat misâli devran...
Hangisi melektir, hangisi insan?
Şaşırdım çok zaman...
Beytullah'ta ben...

Bir sağnak misâli selâm yağmuru,
Gönüller yıkanmış, kalpler dupduru.
İhlâs ateşinde, nice hamuru;
Pişiyorken gördüm...
Beytullah'ta ben...

Yaş desem... Yaş değil, gözlerden akan,
Bir sel ki, günahlar bendini yıkan...
Kâbe göklerinden, semaya çıkan;
Merdivenler gördüm...
Beytullah'ta ben...

Dağlar, taşlar, vecde gelmiş kavrulur,
Kum tanesi, ''Allah'' diye savrulur...
Göz nereye baksa, Rahman'ı bulur,
Ne zikirler duydum...
Beytullah'ta ben...

Ter döktüm.. Susadım, nefsimden yana,
Başkası bir lezzet vermedi bana;
Dediler: ''Bu zemzem, şifadır cana''
İçtim kana kana...
Beytullah'ta ben...

Mescid-i Haram'da dokuz minâre;
Diyor ki: ''Bendedir, gaflete çâre''
Bir günde beş kere, yürek bin pâre;
Ezanlar dinledim...
Beytullah'ta ben...

Bir mânâ sarayı, Mescid-i Haram;
O ne ince nakış, o ne ihtişam...
Her kalbe, Muhammed Aleyhisselâm;
Bin taht kurmuş gördüm...
Beytullah'ta ben...

Vah ki bana! Bunca yıldır gülmezdim,
Gözlerimden böyle yaşlar silmezdim.
Vah ki bana! Huşû nedir bilmezdim;
Tattım o lezzeti...
Beytullah'ta ben...

Yıllar geçti, aramakla özümü;
Dünya malı kör etmişti gözümü,
Unutmuştum, ''Kâlû Belâ'' sözümü;
Gör ki hatırladım...
Beytullah'ta ben...

Çekildi kapımdan, şeytân-ı kebir,
Çekildi kanımdan, zorbalık cebir,
Ne bir hased kaldı, ne gurur kibir;
Yerle yeksan oldum...
Beytullah'ta ben...

Bir zaman derdim ki: ''Yâ Rabbî neden,
Bir daha istiyor, bir kere giden?''
Meğer bilemezmiş, insan gitmeden;
Aldım cevabımı...
Beytullah'ta ben...

Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe'den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım...
Beytullah'ta ben...
 

CENGİZ NUMANOĞLU

Yorum (2) Yorum yaz!

ÖYLE BİR GÖZYAŞI VER Kİ YÂ RABBÎ

 

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Aklansın.. Ölümün kara düşleri,
Korkuları, umutlara döndürsün.
Rahmetinle, her damlası
Cehennemler söndürsün...

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Cennetler berâtı inci damlalar,
Secdelerde seller gibi çağlasın.
Etrafımda haşre kadar melekler,
Sevinçlerle ağlasın...

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Eritsin.. Buzlarını gafletin,
Gönül ufukları, nûra bürünsün.
Açılsın da cehlin kara perdesi,
Gerçek görünsün...

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Müjdeler dökülsün, Arş-ı Âlâ'dan,
Hidâyet selleri, sineme dolsun.
Her damlası Mahşer Günü
Şâhidim olsun...

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Esmâ'ndaki 'Doksandokuz' aşkına,
Semâlardan gufranını indirsin.
Hesap günü, titreşirken Mîzan'da,
Hicâbımı dindirsin...

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Firdevs Göklerinden, nûr sağnakları,
Dehşet günü, Sırât üzre saçılsın.
Sekiz yerden, sekiz cennet kapısı
Bir lâhzada açılsın...

Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî
Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan,
Bütün zerrelerim, Kur'ân'la dolsun.
Ve Mahşer günü, şu tövbekâr bedenim,
Şehitlerle haşrolsun...

ÂMİN!



CENGİZ NUMANOĞLU

Yorum (0) Yorum yaz!

Risale-i Nur Külliyatında Arama ve Araştırma
Free Hit Counters
Free Counter
Google
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- -----Bu blog arkadaşlarının içeriğinden sorumlu değildir.------