1 Hadis
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Kim, insanların gücenmesi pahasına da olsa Allah'ın rızasını kazanmak düşüncesiyle iş yaparsa, Allah onu insanların kötülüğünden korur.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kim, insanların gücenmesi pahasına da olsa Allah'ın rızasını kazanmak düşüncesiyle iş yaparsa, Allah onu insanların kötülüğünden korur.
Evet, Rasulüllahın kendileri ile sohbet etmesi noktasından onlara yetişilemez. Çünkü Rasulullahın (SAV) nübüvvet sohbeti, nebi olmayan hiç kimsede bulunmayan bir özellik taşır. Rasulüllahın sohbeti bir iksirdir. Bir dakika o sohbeti dinleyen ona mazhar olan bir kimse, o iksirle değişir. ( Bk. Tefsîrul-Kurânil-Azîm, IV, 305; Hayatus-Sahâbe III, 141, 279, 281, 282 (Nitekim Rasulüllah (SAV) iyi kimseyi misk satana benzetmiş, kişinin dostunun dini üzerinde olduğunu belirtmiştir. Sahabeler onun dostu, Nübüvvet miskinden koklanan, onun sohbeti ile iksirlenen kimselerdir.) Ayrıca bk. Cevâhirul-Buhari s. 231; Şerhul-Akidetit-Tahâviye II, 691-692; Rasulüllahla sohbet imtiyazının, ilk sahabeleri bile diğerlerinden öne çıkardığı belirtilmektedir. Çünkü bu hususta ilkler ikincilerle müşterek değillerdir. Hiç Onun sohbetinde bulunmayanların durumu ise daha açıktır.) sahabe olmak, sohbet, arkadaşlık dostluk, mülazemet, itaat gibi manalara gelir. el-Kâmûsul-Muhit, I, 93; es-Savâikul-Muhrika s. 212; Şerhul-Makâsıd, V, 319.) Sahabeleşir. Kömürken elmas olur. Senelerce seyr-u sülûkla kazanılacak hakikat nurlarına mazhar olur. Nübüvvet Güneşinin nuru ile renklenir. Çünkü her sohbette renk vurucu bir özellik vardır. Rasulüllahın talebeleri olan sahabelerine, manevi rütbe bakımından, velayeti ve Peygamberliği ciheti ile, peygamberlerin en büyüğünün manevi boyası vurulmuştur. Bu cihetten o manevi boya, o tarzda ve o özellikte risalet asrından sonra vurulamaz. Daha sonra gelenler mümin ve Müslüman da olsalar o özellikte olamazlar. (İbn-i Abbas (r.a) onların-peygamberle birlikte bir saati sizden birinizin kırk yılından hayırlıdır der bk. Şerhul-Akidetit-Tahâviye II, 693.) O özellikle kazanılan fazilette onlara yetişemezler.
Ayrıca Rasulullahın sohbeti onların kalp aynalarında aksetmiş, O Güneş, perdesiz onlara, onların kalplerine, manevi latîfelerine sirayet etmiştir. Burada ilki yansıyan, ikincisi kendisinde yansıma tezahür eden iki taraf vardır. Yansıyanın özellikleri mazhar ve aynalarına geçmiştir. O Şems-i Risaletle onlar da bir nevi güneşleşmişler, peygamberlik güneşinin ışıklandırması ile aydınlanan yıldızlar, hakikat ışıkları haline gelmişlerdir. Bu mazhariyetle, ayinedarlıkla, ona yüzünü dönüp tabi olmakla, Nübüvvetin en büyük nuru ile, sahabeler en büyük mertebelere çıkmışlardır.
Şimdi büyük bir sultanla bir şahı düşünelim. Sultanın bir memuru, bir hizmetkârı ona tabi olmakla, ona bağlanıp ve itaatle onun vasıtası ile, şâhın çıkamadığı mertebelere çıkar. Sahabeler, Sultan-ı Levlâkın memurları ve hizmetkârlarıdırlar. Ona ittiba ile nübuvvet güneşine intisabla en büyük mertebelere çıkmışlardır. İşte bu sırdan dolayı en büyük veliler sahabe derecesine çıkamazlar. Çünkü sahabeler Nübüvvet nuru ile Rasulullahla bizzat sohbet etmişlerdir. Ona mazhar olmuş, bizzat vasıtasız ona tabi olmuşlardır.
Rasulüllahın vefatından sonra, Celaleddin Suyûti gibi bazıları uyanık halde Rasulüllahı görmüşler, onunla konuşmuşlardır. Fakat bu konuşmaları nübüvvet itibarıyla değil, velayet-i ahmediye cihetiyledir. Rasulüllah onlara velayeti ciheti ile temessül etmiş, görünmüştür. Çünkü Rasulüllahın ölümü ile vahiy bitmiş Nübüvvet sona ermiştir. Ölümün sonra onu Nübüvvetle görmek, sahabe olmak mümkün değildir. Şu halde Nübüvvetin derecesi velayetin derecesinden ne kadar yüksekse, bir nebi ile sohbet ile, bir veli ile sohbet arasında da o kadar fark vardır.
Peygamberlik sohbetinin nasıl bir iksîr olduğu şöylece de anlaşılır: Kendi kızını, küçük yaşta, suçsuz, bizzat elleri ile toprağa gömebilecek bir vahşilik, barbarlık içindeki adam, gelip Rasulüllahla bir saat görüştükten sonra sanki yepyeni ve bambaşka bir insan olur, karıncaya ayağını basamaz hale gelirdi. Bu derece merhametsizlikten bu derece şefkati çıkaran Nübüvvet sohbetinin gücünden başka birşey değildir. Yine cahil, vahşi, merhametsiz bir insan Rasulüllahla bir zaman görüşür, sohbetine mazhar olur, sonra uzak diyarlara gidip, herkese hakikat rehberliği yapabilirdi.
Rasulüllahın Ashabının En hayırlı oluşu Zeydilerin büyük alimlerinden es-Sanani (H. 1059-1182) tarafından birkaç yönden şöyle anlatılır:
Birincisi Rasulüllahın hadis-i şeriflerde kendi asrının en hayırlı asır (karn) olduğunu ihbar etmesidir. (Bir hadis-i şerifle delil getirilerek yüz yıl olması tercih ediliyor.) Karn, bir zamanda yaşayıp birbirine yakın olan, maksud olan bir işte birbirleri ile müşterek olan kimselerdir. Karn kelimesi, bir zamanda veya bir reisin kendilerini bir din mezhep veya işte birleştirdiği şeye mahsustur diyenler de vardır. Karn zaman içinde bir müddettir. Bunun sınırlarının On, yirmi, yüz, seksen sene olması hususunda ihtilaf vardır. ( el-Kâmûsul-Muhît IV, 259 ) Rasulüllah bir ğulam (genç, köle) için “Iş karnen” “Bir karn yaşa” buyurmuş o da yüz yıl yaşamıştı. Şu halde karn yüz sene demektir. Bir görüşe göre, karn bir ümmetten sonra gelen bir diğer ümmettir (el-Kâmûsul-Muhit IV, 259). Kendilerinden kimse dünya yüzünde olmayan bir ümmettir (Hak Dini, II, 1154).
Şu halde Rasulüllahın Karnından kasıt onunla birlikte yaşayan müslümanlardır. Münafıklarla kafirler bunun dışındadırlar. Karnda yakınlık, bir araya getirme manası asıldır. Develeri birbirine yaklaştırıp bir araya toplamakta “Karantu”: “Topladım” denir. Bir araya getirilen ipe karn denir. Doğumda, güçte, şecaatte, bir kimse diğerine yakınsa yakın olduğu kimsenin karînidir. Bu sebepten yakın arkadaşa karîn denir. Nefis cisme yakın olduğundan Karûn adını alır. Arka ayaklarını ön ayaklarının yerine atan deveye de Karûn denir. Çünkü arka ayaklarını ön ayakları yanına yaklaştırıp toplamaktadır. Hac ve Umrenin birbirine birleştirilmesine de aynı sebepten “kırân” denir ( el-Kâmûsul-Muhit IV, 259). İki şeyin birbirine yakın gelmesine de iktiran tabir edilir. Karn kelimesinin zikrettiğimiz manalarından yola çıkarak “Hayrul-Kurûnî Karnî” ve benzeri hadis-i şeriflerde kasdedilen kimselerin, Rasulüllah asrında yaşayıp, özellikle onun etrafında bir Bunyan-ı Mersûs gibi, bir insanın uzuvları, bir fabrikanın çarkları şeklinde sistemleşen cemaati, ümmeti olduğu anlaşılır. Ondan sonra gelenler de ashaba uyan “Tabiin” dir. Bunları da diğerleri takib eder. ( Sübülüs-Selâm, IV, 127.)
İkincisi; cumhuru ulemâ, fert fert sahabelerin tafdili (üstün olduğu) görüşündedirler. Bazıları da sahabenin hep birden, diğer asırlardaki ümmet fertlerinden tafdili görüşündedirler. Bedire katılanlar ve hudeybiyede bulunanlar, sahabe olsun olmasın kendilerinden sonrakilerden faziletlidirler. İkinci görüşe göre, sahabenin mecmuu (hepsi birden), kendilerinden sonra gelenlerin hepsinden efdaldir ( Şerhul-Akidetit-Tahâviye II, 691 ). Fakat bir fikrin alimlerin çoğunluğunun kabülü kabulune bağlıdır. Yoksa reddedilir. “Cumhur hadisler arasını şöyle bir araya getirdi ki: Muhakkak sohbette, amellerden hiç bir şeyin ona muvazi olamayacağı bir fazilet ve meziyyet vardır. Rasulullaha (SAV) sahabe olan, ameli kısa (az) ve ibadet hususundaki çabası hususunda ücreti az da olsa sohbet faziletine sahiptir. Onların kendilerinden sonrakilere olan hayırlılıkları, ücretlerinin çokluğu itibariyledir. Amellerdeki sevaba göre değildir. Bu da bazı sahabeler hakkında kimi zaman olabilir. Meşhur sahabelere (sabıkîn-i Evvelîne) gelince, onlar bütün hayır nevilerinden her çeşitte sebkıyyete (önceliğe) haizdirler. Bütün hadislerin arasını cem böyle hasıl olur. Yine ameller arasındaki müfadale, bir nevide birbirine eşit amellere nazarandır. Sohbete has fazilet, sahabelere mahsustur. Bu neviden birşey onlardan başkasında yoktur(Sübülüs-Selâm IV, 127). Burada sahabelerin kendilerin has bir amel nevi olan sohbetleri ve meziyetinin kendilerinden başka hiç kimsede olmaması ile en hayırlıları olduğuna özel çekilmektedir.
İbn-i Abidin de Haşiyetu Durrul-Muhtar adlı kıymetli fıkıh kitabında “karnların en hayırlısı benim içinde bulunduğum asırdır...” hadis-i şerifini es-Sanânî gibi şahitlik konusunda, şehadeti kabul edilmeyenlerle ilgili konuda zikreder. ( İbn-i Abidîn, Mehmed Emin Efendi, Hâşiyetu Reddul-Muhtar Alâ Dürril-Muhtâr I-VIII, İstanbul, 1985, VII, 82.) Çünkü zikredilen Hadis-i şerifte, Rasulüllah (SAV) en hayırlı asrın (karn) kendi asrı olduğunu bildirdikten sonra “sonra sonra onlardan sonra gelenler, sonra onlardan sonra gelenler, daha sonraları yalan yayılır. Hatta, kendisinden yemin istenmeyen kimse yemin alır. Kendisinden şahitlik istenmeden (mahkemede yalancı) şahitlik yapar” diye ümmetin evvelinin sonundan hayırlı olduğunu Nübüvvet Atmosferinden uzaklaşıldıkca, insanların değişeceğini, yalanın, yalancı şahitliğin yayılacağını, adalet mekanizmasının bozulacağını, pek beliğ bir tarzda ihbar etmiştir.
İbn-i Abidin, bu bozulma ihbarından hareketle ve “karn” kelimesine on yıldan başlayıp, yirmi, yetmiş, 120 yıllık müddet manalarının verildiğini belirtip, Zeylaîye göre karndan kastın elli yıl olduğunu nakleder.
Bu bilgiler ışığında, kadıların şahit tezkiyesinin gizli açık yapılabileceğini söyler. Hanefi fıkıhcılarından İbn-i Nüceymin Bahrur-Râik adlı Kenzul-Dekâik şerhinde de davada yer alacak şahitlerin tezkiyesinde, gizliliğin aleniyete tercihi gerektiği ifade edilmektedir. İbn-i Abidinin Hafiyesini yaptığı Reddul-Muhtar adlı eserde İmam Muhammedle (ölm. h. 198) ( Yavuz, A. Fikri, Muamelatlı İslam İlmihâli, İstanbul, 1983. s. 38. ) İmam-ı Ebu Yusufun (ölm h. 183) zamanında durumun daha farklı, yanî insanların durumunun daha iyi olduğu açıklanır.
Çünkü O zamanlar Karn-ı Râbı (4. asır) içindedir. İmam Ebu Yusufla İmam Muhammedin birinin, hicrî 183, diğerinin h. 198 tarihlerinde vefat ettikleri düşünülürse, müellif tarafından her “karn”ın 50 yıl olarak hesaplandığı kanaatına varırız. Bu hesapla iki yüz yıllık süre dört karn olur. Bu sebepte İbn-i Abidin. Tebyinul-Hakaik adlı, Kenzul-Dekaik şarihi hanifi fakihi (et-Teşriul-Cinâî, I, 787.) Zeylaînin bir karnı elli yıl olarak aldığını nakleder. ( Reddul-Muhtâr VII, 72) Daha önce açıkladığımız gibi Subülüs-Selâm Müellifi Sananî (ölm. M. 1186) de aynı konuda benzer bir hadis-i şerif naklettikten sonra bu hadisin açıklaması sadedinde, ashabın faziletini ortaya koymuştu. ( Bk. Sübulus-Selâm IV, 127)
Buradan anlaşılan şu ki, fıkhi bakış açısı yönünden, hadisciler, şerhciler ve müfessirler açısından islam alimleri sahabenin faziletinde müttefiktirler.
Risalet Merkezli “Nübüvvet-Muhiti”nin, sahabeleri yetiştirdiği göz önüne alındığında yine onlara fazilette yetişmek mümkün değildir. Bazı eğitimcilere göre de insanı yetiştiren çevresidir. (Bk. Cevâhirul-Buhârî, s. 30, 31, 190; Riyâzus-Sâlihîn s. 141, 173, 279, 282; Sunenu İbn-i Mâce I, 74.) Çevre, sosyal ve fiziki çevre olarak başlıca ikiye ayrılır. Sosyal çevre, aile, okul ve içinde yaşadığımız cemiyetin meydana getirdiği çevredir. Fiziki çevre yaşadığımız iklimin atmosferin meydana getirdiği çevredir. İnsanlara patentini vurur.
Eğer çayın Karadeniz ikliminde, hurmanın sıcak belli şartları taşıyan Arabistan bir çevrede, muzun bir başka özellik isteyen iklimde yetiştiği göz önüne alınırsa, çevrenin, iklimin yetiştirdiklerine etkisi iyice anlaşılır. Her meyve ve sebze, içinde yetişebileceği iklimi, atmosferi ve fiziki şartları arar, bunları bulduğu takdirde yetişir, büyür, meyve verir. Bir meyvenin yetişmesinde, toprağın yapısı, rüzgarlar, yağmurlar, sıcaklık şartları önemlidir. Bazen sıcaklığın bir derece veya birkaç derece aşağı düşmesi ve yukarı çıkması gibi bir durum, orada yetişen bitkiler açısından herşeyi alt üst edebilir.
İnsanlar da belli çevrelerde belli özekliklerde yetişirler. Sosyal çevre bir iklim, atmosfer şartları gibi onları iyi veya kötü etkiler. Nübüvvet çevresi; Risalet Güneşinin asr-ı saadet baharında iş görmesi, vahiy yağmurlarının, dinç Asr-ı Saadet toprağına düşmesi, ayrı tatlarda pek mükemmel sahabe meyveleri, farklı, karakterli, tatlı meyveli harika insanları yetiştirmiştir.
Benzer insanların, o düzeyde kimselerin yetişebilmesi için, aynı sosyal çevrenin teşekkül etmesi şarttır. aksi takdirde o insanların bereketli, feyizli, benzersiz sahabelerin yetişmesi mümkün olmayacaktır. Zamanla Risalet Güneşinden uzaklaşılmış, güneş aynı olmasına rağmen, araya giren vasıtalar ve uzun bir zamandan dolayı Asr-ı Saadet baharındaki etkisinden bizden çok şey kaybetmiştir. Ülfet, ibadet toprağından alınan gıdalarda, marifet feyzinde bizi olumsuz etkilemektedir. Rüzgârlara benzeyen heyecanlarımız da, o devir insanlarının patentinden uzaktır. Heyecanlarımız çoğu zaman Kuran kaynaklı ve rızaya, ubudiyete yönelik değildir. Bizi motive eden dinamiklerimiz, rüzgârlarımız da gayr-ı dini ve farklı farklı tarzdadır. Motive edici olarak din sahabelerde olduğu gibi ilk sırada değildir. Onun yerine toplumu farklı dinamikler yönlendirmektedir.