------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İslamdan Nurlar...
İslamiyet ile ilgili bütün soruları cevaplıyoruz...
Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.


Kalbin neye bağlanırsa, varlığında onun şeklini alır. <Şu kainat kitabını sayfa sayfa, hatta kelime kelime tefekkur et.>
Hatim İndir
Hatim sitesine girmek için tıklayın...

Bediüzzaman Hazretlerinin Nurlu Talebesi

Bediüzzaman Hazretlerinin  Nurlu Talebesi

                     M. Tahiri MUTLU

 

1900 yılında Isparta'nın Atabey kazasında doğdu. Bediüzzaman'ın yakın talebelerindendir. l943'de Denizli, l948'de Afyon hapislerinde Bediüzzaman'la birlikte bulundu. 1977'de vefat etti.

Atabeyli Mehmet Tahirî Mutlu... ..  

İşte güller beldesinin gülü Tahirî Mutlu..

Meleklerin gül demetleriyle karşıladıkları bir evliya...

Ama kendisi velayetini bilmeyen bir bahtiyar veli...

 

Selâm olsun sana Tahirî Ağabey!

Defterdeki yoklamada bizi "yok" hanesine yazmayasın

 

Elinde yılların yıprattığı bir dua kitabı vardı. Burada isim isim insanları sıralamıştı. Hep dua ederdi,  yalvarır yakarırdı geceleri, seherleri...

Sarsılmayan sadakat, aldanmayan zekâ sahibi Tahirî....
Kendisi bir tevazû abidesi sanki
....

Melekler gibi tertemiz, lekesiz bir mü'mindi. Ak saçını İslâmiyet’e hizmette ağartmıştı. Nur gibi parlayan bir nâsiye ve bembeyaz bir sakal... Kendisiyle ilgili, kendisini yücelten hatıraları pek hatırlamıyordu bile...     

Üstad'ın onun için "Sarsılmayan sadakati, aldanmayan zekâsıyla" diye onu tarif tavsif ediyordu.

 

 

Bir Veliy-i Azîm

 

Afyon Hapishanesindeki Nur talebeleri arasındaki bazı üzücü olaylardan dolayı, el açıp yalvaran Bediüzzaman:

"Ya Rabbi! Yok mu bir talebem?' diye Cenab-ı Hakka iltica ettiğim zaman birinden bana Tahirî gösterildi" diyor ve anlatmaya devam ediyordu.

"Tahirî, o zaman seni bir veliy-i azîm, bir kutup tahayyül ettim. Sonra baktım ki, sen istihdam olunuyorsun."

Burada Bediüzzaman, Tahirî Mutlu'ya soruyor :

-   Tahirî, istihdam olduğuna mı razısın, yoksa benim zannımda [veliy-i azîm] olmasını mı istersin?

Tahirî Mutlu, Üstad'ının sualine şöyle cevap veriyor :

- İstihdam edilmemi isterim, Üstad'ım...

Üstad cevaben

-      Maşaallah!...

dedikten sonra, yan taraftaki talebelerine dönüp, Tahiri MUTLU ağabeyin duyamayacağı şekilde alçak sesle,

-     Gerçi velidir ,  diyor.

 

 

Tahirî Mutlu Ağabey'e

 

Sen ki, Nur bahçesinin nadide gülüsün.

Aziz ruhuna Nurdan haleler bürünsün,

Fecirlerden makberine Nurlar dökülsün,

Fecirler ki, ne kadar zinde ve mutlu,

Sen mutlusun, biz mutluyuz, İslâm mutlu...

                                          M.Ziya Akça

 

İhtiyarların En Genci, Tahiri Mutlu

 

Her büyük oluşum küçük bir çekirdekle başlamıştır. Nebiler Sultanı Hz. Muhammed (s.a.s) on dört asırdan beri dünyaya huzur ve mutluluk kaynağı olan İslamiyet'i anlatmaya başladığında, etrafında üç dört kişi vardı.

 

O'ndan asırlar sonra Kur'an'ı asrın idrakine söyletmek üzere işe koyulan Bediüzzaman Hazretleri'nin de çevresinde nice isimsiz kahramanlar vardır. Bunların arasında hayatının son döneminde Isparta'da Üstad'ın yakınında bulunan ve 'erkan-ı sitte' diye adlandırdığı altı kişi ise farklı bir yere sahiptir. Bu altı kişi, Hafız Ali, Büyük Ruhlu Küçük Ali, Kuleönü’lü Hafız Mustafa, Hüsrev, Rüştü ve Atabeyli Tahiri idi.

 

Bu altı kişi arasında kulluğu ve takvasıyla bilinen Tahiri Mutlu, 1900 yılında Isparta'nın Atabey kazasında dünyaya gelir. Çocukluğu ve gençliği dini hassasiyeti son derece yüksek bir aile ortamında geçer. İlk eğitimini helal ve harama karşı oldukça hassas olan anne ve babasından alır. Atabey kazası aynı zamanda Selçuklulardan beri devam eden bir ilim ve irfan geleneğinin merkezidir. Böyle bir atmosferde yetişen Tahiri Mutlu o günkü şartlarda toplum ortalamasının üstünde bir kültür ve bilgi birikimine sahip olur.

 

 

Askerliği İstiklal Savaşı yıllarına rastlar. 1920-1924 yılları arasında demir yollarında askerlik yapan Tahiri Mutlu'ya gazilik beratı ve madalyası verilerek maaş bağlanır. Ancak o, vatan hizmetine karşı bir bedel almayı izzetine yediremediğinden maaşı kabul etmez.

 

Tahiri Mutlu, ilk defa 1931 yılında, Atabey'deki yakınları aracılığıyla Risale-i Nurlarla tanışır. Risaleleri tanıdıktan sonra Hafız Zühdü'nün oğlu, aynı zamanda yeğeni olan Eşref'le birlikte Bediüzzaman'ı ziyarete giderler. Barla'da gerçekleşen bu ziyarette Tahiri Mutlu, Bediüzzaman'dan çok etkilenir.

 

Tahiri Mutlu, celalle cemali, haşmetle ünsiyeti aynı anda yaşayan bir Allah dostu idi. Gür kaşları altında kesin hatlarla çevrelenmiş yüz ifadesini ilk görenler, onu tanıdıkça kanaatlerinde yanıldıklarını ve aslında melek bir sima ile ipeklerden yumuşak bir kalp sahibiyle karşı karşıya olduklarını anlarlardı.

 

O, kulluğu içinde bir sultandı. Bütün kâinatın kulluğunu kendi kulluğu içine alabilen, "Güneş lambam, yıldızlar kandillerim, yeryüzü mescidim…" diyebilen bir sultan...

 

Bu sultanın hayatı boyunca sığındığı en muhkem kalesi ise 'takva' idi. Her anı ve duruşu Allah'ı hatırlatan bir mana eriydi. İnci gibi yazılarıyla Nurların neşrine büyük desteği olan Küçük Lütfi'nin hayırlı bir halefi olarak Nur dairesine girmişti. Üstad'ın ifadesiyle, "ihtiyarların genci" idi.

 

Üstad ondan dolayı Atabey kazasını kendi doğduğu köy olan Nurs'la arkadaş ve bütün manevi kazançlarına ortak ilan etmişti. Tahiri ağabeyin ve aile efradının Üstad'ın hastalıklarına bile ortak olduklarını öğrenmek, fedakârlığın ölçüsünü anlamaya yetiyor.

 

Tahiri Mutlu, Bediüzzaman'ın son yıllarında yanında bulunup hizmet tarzını yakından görüp bilen dört beş kişiden biridir. Üstad'ın hizmet için vekil olarak bırakıp, "Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını tam bilerek yapabilecek." dediği kişilerden biri.

 

Tahiri ağabey Denizli ve Afyon zindanlarında Üstad'la birlikte çile çekmişti. Nurların gerek teksir makineleriyle gerekse matbaalarda neşrinde büyük maddi fedakârlığı da bulunan Tahiri Mutlu için Bediüzzaman Hazretleri şunları söyler: "Tahiri'nin öyle bir derecesi var ki, manevi sahadaki derecelerinden birini görse dünyayı terk eder. Tahiri, dolu bir testidir, artık su almaz. Ya Rabbi, bu manevi varlığını kendisine bildirme! Ahirette Ümmet-i Muhammed'e faydası olacak."

 

O, Nur yolunda, Nur'un izinde sadakat ve fedakârlık örneği olarak temiz ve nezih bir hayat yaşadı ve ismi gibi "tahir" olarak sevenlerinin ve sevdiklerinin yanına göç etti. Bugün Nur kervanındaki arkadaşlarının bazılarıyla Eyüp Sultan Hazretleri'ne komşu olarak ebediyetleri temaşa etmekte ve geride kalan hizmetkârlara manen destek olmaya devam etmektedir.

(Süleyman Sargın)

 

 

Gülen: Onları anlamadılar

 

"Üstad'ın ilk talebeleri mana âleminin birer sultanıydılar; ama dünya onları tanıyamadı. Onların, mahviyet, tevazu ve hacâletle mühürlenen tabiatları başkalarını aldattı.

 

İnsanlardan bazıları gururlarına; kimileri hasetlerine ve bir kısmı da bencilliklerine yenildiler ve ne Hulusi Efendi'yi, ne Tahiri Mutlu'yu, ne Sadullah Nutku'yu ne de Mehmet Feyzi'yi tanıyabildiler. Oysa, onlar bir dirilişin ilk mimarları ve Hazreti Mîmâr-ı Azam'ın vefalı temsilcileriydiler.. Hasan Feyzi'ye, Hafız Ali'ye, Hoca Sabri'ye, Tahiri Mutlu'ya ve Hüsrev Efendi'ye sonraki nesillerin de ihtiyacı vardı. Dünya Ahmet Fevzi'yi, Atıf Efendi'yi ve Asım Bey'i mutlaka bilmeliydi. (..)

 

Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50-100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun- bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstad'ına teslim ediyor. Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül.. ve diğerleri hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimi ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı.

 

Gün geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken, "Hasbî Rabbî cellallah, mâfî kalbî gayrullah, Nur Muhammed sallâllah." diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor, "Devam edin, bizler sizinle beraberiz." diyorlar.

 

Evet, Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler, hep mahviyet içinde oldular.. el-âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zahire göre değerlendirdi. Onların her birisi ihtimal bir kutbiyeti, bir gavsiyeti temsil ediyorlardı ama nâdanlar bunu anlayamadılar."

Yorum (3) Yorum yaz!

HULUSİ YAHYAGİL'DEN HATIRALAR

      

EMEKLİ ALBAY HULUSİ YAHYAGİL

 

26 Temmuz 2004 Üstad Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden Hulûsi Yahyagil'in vefât yıldönümü. 1986 yılının 26 Temmuz'unda Hakk'ın rahmetine kavuşan emekli albay Yahyagil, Bediüzzaman'la 1929 senesinde tanıştı ve hemen ona talebe oldu.

İlk görüşme, Barla nahiyesi ile Bedre köyü arasındaki bir kırlık mevkide gerçekleşti.  

 

Yahyagil, o tarihte Eğirdir Dağ Komandosunda yüzbaşı idi. Daha sonraki şifahî görüşme ve mektuplaşmalarla, bu samimane ikili münasebet ömür boyu devam etti.

Merhum Yahyagil hakkındaki bilgileri kısaca aşağıya alıyoruz:

 

Emekli Albay

Merhum Hulusi YAHYAGİL

(Yeniasya.com.tr. den alıntı)

1895 Elazığ Harput'ta doğmuştur.Birinci Dünya Savaşında, Kafkas ve Çanakkale savaşlarında bulunmuştur.1950 yılında Albay rütbesi emekliye ayrıldı.Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin ilk talebelerindendir.25 Temmuz 1986 da Elazığ da Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Üstad hazretleri, Barla Mektupları isimli eserde Merhum Hulusi YAHYAGİL 'e hitaben''Hulusi Bey'e Hitabdır'' başlığı altında yazılan mektupda şunları söylüyor....


'' Ben Sözler'i yazarken, ihtiyarsız olarak ekser temsilat,şuunatı askeriye nevinden zuhur ediyordu.Ben hayret ediyordum.Neden böyle yazıyorum,sebebini bilmiyordum.Sonra hatırıma geldi ki : belki istikbâlde şu Sözler'i hakkıyla anlayacak,kabul edip hırz-ı cân edecek,en mühim talebeler askeriyeden yetişecek.Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum,düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.İşte mağrur olma,şükret;sen o askerlerden bahtiyar birisin ki,evvel yetiştin''

 

Hulusi Bey Üstadının derslerinde bulunduğu sırada, Üstad kendisine şöyle hitap ediyordu:''Ben Türk Ordusunun aleyhinde bulunmam! Çünki bu Türk Ordusu Birinci Cihan Harbinde,Allah ve vatan yolunda bir milyon şehid vermiştir.!''

 

Yine Üstad hazretleri Barla Lahikası sayfa 164 de bizzat Hulusi YAHYAGİL için,    ''Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici,kıymetsiz,fani vaziyetleri karşısında telaş etmez,mağlup olmaz inşaallah'' buyurmaktadır.

 

Yapılan bir konuşma:

 

Hulûsi Yahyagil'in, gerek yazılı ve gerekse kasetlerde kayıtlı birçok hatırasını okuyup dinledik.

Aşağıda okuyacağınız hatıralar da, yine Hulusî Yahyagil'e ait olup, 1969 yılında Nur'un ilk sâdık talebelerinden Ahmed Feyzi Kul ile aralarında geçen konuşmalardan alınmış. Muhterem  Mustafa Birlik tarafından kaydedilen bu sohbet metnini yazıya döküp gönderen ise, merhum A. Feyzi Kul'un oğlu Yaşar Kul.

Sözü daha fazla uzatmadan—istifadeye medar olur ümidiyle—sizleri bu pek mühim hatıralarla başbaşa bırakıyoruz 

 

Merhum Hulûsi Yahyagil anlatıyor:

 

...Diyoruz ki, evet müceddidlik vazifesini Cenâb-ı Hak bu zâta (Bediüzzaman'a) nasip etmiş. Bir kere, bu eserler ne surette yazılmış; (bizler) yanında bulunmuşuz

 

Konuşurken, (hususi) konuşması anlaşılmıyor. Beş-altı kişi, bir defa böyle oturuyoruz, Barla’da. Bir şey söyledi. Sonra dedi: “Kardaşım, bunlar anlamadılar hâ”

 

Ondan sonra birine sordu: “Sen anladın mı?” Dedi “Hayır.” Bana dedi “Sen anladın mı?” Dedim “Hayır.” Her ne ise, kime anlatmak istiyorsa, ona meramını tefhim ediyor, o anlıyor

 

Şimdi, hal hatır sorduktan sonra “Haydi, biraz hocalık yapalım” diyor; kalkıyor, yatağın üstünde, başlıyor anlatmaya.

 

Biraz önce, dikkat ederek, sözlerini ancak müşkilâtla anladığımız zâtı, sanki kaldırdılar, yerine aynı kalıp ta başka birini getirdiler. Gayet fasih ve beliğ konuşuyor. Hiçbir kekeleme yok. Sel nasıl kayaları önüne alır, harıl harıl akarsa, öyle anlatıyor. İnsan mest-i hayran oluyor.

 

Kur'ân'ın feyzinden mülhem sözler

 

Nura taraftar bir üniversite talebesi (bir gün) bana sordu: “Siz diyorsunuz ki, Risâle-i Nur ilham eseridir?” Yukarıdakilere ilaveten dedim: “İnsan küçücük bir yazı yazsa, o yazının da tenkid edilecek ellere geçeceğini bilse, o yazıya ne kadar ihtimam eder. Haydi ihtimam etti, fakat hasta bir halde, zehirlenmiş bir zamanda, müfekkiresini toplar da böyle tenkitten koruyacak bir belâgatte, veciz ve nâfiz sözleri bir araya nasıl getirir ve yazar.?”

 

(Sohbetin burasında Ahmet Feyzi Kul, şu sözlerle araya giriyor: "Ben altı eserin yazılmasına şahid oldum. O da iki hapishanede. Biri Denizli, diğeri Afyon hapsinde. Her iki hapishanede de, o kadar takayyüt/kayıtlar altında, yani bir kelime bile yazılmaması için şiddetli bir baskı vardı. Ve hiçbir yazının içeri girmesine, dışarı çıkmasına, kuş uçmasına—zahiren—imkân yoktu. Bu şartlar altında altı eser yazıldı. Bilhassa Meyve Risâlesi... Meyve Risâlesi bir şaheserdir." Ardından, Hulusî Yahyagil devam ediyor.)

 

Merhum Hafız Ali’nin (Denizli hapishanesinde, Üstadının yerine vefat etti, 1944) münkereyne cevabı Meyve Risâlesi olmuştur

 

Tunceli kâbusu

 

...Tunceli harekâtı 1937’de yapıldı. Vaziyet çok ehemmiyetli, fakat izhârı zor. Bilfiil muhaberemiz (Üstad'la haberleşmemiz) de, o sırada dikkat çekiyor. Mektup kesilmiş vaziyette. Tunceli harekâtına gideceğiz. Türkçesi "imha" üzerine gidiliyor

 

Eee, benim de bu iş aklıma yatmıyor. Fakat, bu hissimi açığa çıkarmama da imkân yok. Hiç kimseye emniyet edip de söyleyemiyorum.

Babam sağ rahmetlik. İşte başka büyükler de orada, onlarla da görüştük. Neyse, hayvana (ata) bindim.

 

Baktım evde bizim hizmeti yapan koşuyor. Elinde bir zarf. Derhal açtım. Kastamonu Lâhikasında geçer. Fakat, şu vaziyeti söyledikten sonra okursanız, o zaman hakikat daha iyi anlaşılır. Abdülmecid Efendi, zarfı değiştirerek mektubu aynen göndermiş.

 

İşte, selâmdan sonra şöyle diyor Üstad: “Hulûsi’nin bir hüznü, bir gailesi var olduğunu hissediyorum. Merak etmesin, Risâle-i Nur şakirtlerine inayet ve rahmet-i İlâhiye nezaret eder. Dünyaya ait meşakkatler madem sevap verir geçerler, o musibetlere karşı sabır içinde şükürle, metanetle mukabele edilmek gerektir. Sen ve Hulûsi bütün duâlarımda ve kazançlarımda berabersiniz.”

 

Şimdi bunu okudum... Yani, bana dünyayı verselerdi, o kadar bir sevinç duymazdım. Bana öyle bir emniyet hâsıl oldu ki... Öptüm, başıma koydum, sonra koynuma yerleştirdim. Elhamdülillah.

 

Yine de kimseye bir şey söylemedim. Verilen vazife gayet çetin ve mutlaka ağır, kanlı bir vaziyete girmesi muhtemel. Cenâb-ı Hak, öyle sıyânet (hıfz, muhafaza) etti—elhamdülillah—öyle sıyânet etti ki, kirlenmeden o badireden kurtardı, tertemiz. Çetin vazife içinde, eli bulaştırmak ihtimali var, sonra da mesul mevkide. Neyse, bu da böyle...  

 

Tahribatın tamiri

 

Şimdi, yine kendi sözüne geleceğim, yine Barla’da... Kur’an'ın bütün surları yıkılmış, Kur’an tek başıyla kendini müdafaa ediyor. "Kur’an'ın bütün surları yıkılmış" sözünün mânası, kanaatımca şudur: Dinî tedrisat yapan medreseler, mekteplerdeki din dersleri ve nihâyet camilerin arkasında Allah, Allah denilen tekyeler... Bunların kapanması ve en büyük musibet olarak başımıza gelmesi. Tedris-i Kur’aniyi yasak etti.

 

Şimdi, Kur’an atlas kaba, atlas kılıfa konarak, kıble duvarına asılmak ve Cuma akşamları ölülerin ruhuna Yasin-i Şerif okunmak için mi kullanılacak?

 

İşte Üstad, öyle mukaddes ve kudsî bir kitabın, kelâmullahın bu asra bakan ehemmiyetli mânasına işaret edecek... Ve o, bu vazifenin icâbını hepimizin bildiği gibi, en ağır şartlar altında, daima hayatı tehlikede olarak yapmak suretiyle îfâ etmiştir. Bunun için fazla söz söylemeye zannederim ihtiyaç yoktur.

  

Bir avuç şâkirdin ihlâsı  

 

...Şu Risâle-i Nur dersini dinleyen, sonra başında iki elin parmağı kadar az olan ve hakikaten geçim derdine müptelâ olan bu insanlar, Risâle-i Nura birinci derece muhatap onlardır. İşte onların ihlâslı davranışlarının neticesidir ki, bugün bu eserler elimizde bulunuyor.

Mektup şeklinde, kâğıtlar üzerinde, parça parça, köyden köye gezdirilen Risâle-i Nur, böyle kitaplar halinde mi idi canım?

İlk defa Haşir Risâlesi Kur’ân hurufatıyla tabedildi. O tab da—Allah rahmet eylesin—Şamlı Hâfız Tevfik’in dediği gibi, Üstad’ın kemerindeki otuz altınını bu işe sarf etmesi ile oldu. Kitapların çoğunu da hediye ederdi 

 

Ev sallanıyor

 

Sonra, muhacir Hafız Ahmed... O zatın erkek misafirleri için küçücük bir odası vardı. Üstad Barla’ya, karadan değil, göl tarikiyle, motorla geliyor, sahile çıkıp doğru Muhacir Hafız Ahmed’in o odasına gidiyor. Kendisini kimse tanımıyor, neyse misafirdir. Zaten Hafız Ahmed de misafirperver bir zat idi. İftar zamanı yakın. Peynir, zeytin gibi üç-dört parça iftariyelik getirmiş. Üstad birini alıyor, diğerlerini götür diyor. Yatsıdan sonra, Üstad o odada yalnız kalıyor.

 

Hafız Ahmed kendi anlatıyor: “Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir de baktım, ailem beni dürtüyor. Baktım ki ev sallanıyor. Üstad, 'Rabbî innî messeniyeddurru ve ente erhamürrahimîn' diyor. Çok gür olarak söylüyor. Evet, ev sallanıyor. Hanımıma dedim ki, Allah bizim başımıza bir devlet kuşu kondurdu.”  

 

Yemek ve kira parasını peşin verirdi  

 

Üstad, beş senelik kirasını peşin vermek suretiyle orada kaldı. Kendisi ile biz de orada görüşmüştük. Akşamdan akşama kendisine yemek gelir; Üstad da, minderini kaldırır, o zaman tedavülde olan heykelsiz nikel on kuruşluklardan bir tane verir, sonra yemeği alırdı.

 

Üç-beş misafir de gelse yiyecekleri odur. Beş tane kedi misafir geldiği zaman da yiyecekleri odur. Kedilerin yemeğini peşinen ayırır; misafirler beklerler. Götürür, kedilerin yemeklerini kor, onlar yemeğe başlarlar. Ondan sonra gelir. “Fiatını verelim, Bismillah” der, yemeğe başlanır.

 

İlk gittiğimiz zaman, ilk sofra yemek hatırası da şöyle olmuştu: İlk yemek girdi. Biz yedi-sekiz kişi oturduk. “Fiyatını verelim, Bismillah” yemeğe hemen başlanmıyor. Biraz duruyor, “Bismillah”, biraz daha duruyor “Bismillah...”

 

Ben çok zaman sonra hükmettim ki, biz Bismillah’ı şümulüyle söyleyemiyoruz da, o zat herbirimizin namına "Bismillah" diyor.

Isparta havalisinde hamur tahtasını sofra diye kullanırlar. Hamur tahtası geldi. O kadar insan yedi. Elhamdülillah. O yemek bitmedi. Yemek hemen hemen geldiği gibi gitti.  

 

Çay içerken, hep onu hatırlarım 

 

Bir defa yanına gittiğim vakit, o gün-Sıddık Süleyman dahil—yanındakiler bir tarafa gitmişler. Hiç kimse yok. Kalktı, kendi eliyle çay yaptı. Böyle bir bardağa kendisine, saplı büyükçe bir bardağa da bana çay koydu. Daha fazlasını verir. Yine fiyatı var. Çayı içerken unutmuşum. Dibinde biraz artmış. “Kardaşım, sen sünnet bilmez!” dedi. Şimdi imkânı mı var, bir çay içeyim de, Üstad’la beraber içtiğimiz çay hatırıma gelmesin. Ve sonunda hâtıra canlanmasın “Sen sünnet bilmez!"

Nereye gitsem diyorlar, “Üstad’la olan maceranızı anlatın.” Üstad ile olan mâceram ne olacak ki, diyorum.

 

Mâcerası şudur: Elimizdeki kıymetli eserlerin ne gibi şartlar altında yazıldığını düşünün. Bunlar düşmanlar tarafından bile takdir ediliyor. Ama malumdur ki, kıymetli eserler, bilhassa münekkitlerin eline geçecek, onların diline düşecek kıymetli eserlerin kusuru olmamak gerektir. Mesail-i imaniyeden bahsediliyor. Bu eserlere karşı kusur aramak için kulaklarını dikenler çıktı. Halbuki böyle bir şey yok (yani eserlerde kusur bulamadılar). İftira ettiler, Mustafa Sabri’yi mezardan çıkarıp konuşturdular. İftiranın bu derecesine vardılar. Ancak iftira ile tenkit edebildiler. Eğer bu eserlerin içinde hakikatte bir kusur olsaydı, bu müfterilerin gözünden kaçmayacak idi.

 

Yaa, onun için asıl hârika olan bu eserlerdir. Bir zat, o da kendi tâbirince, "yarım ümmi, yardımcısız, tazyikat (baskı) altında" ve daima kendisine şüpheli olarak bakılan bir zat tarafından yazılan bu eserler en büyük hârikadır.

http://www.yeniasya.com.tr/

Yorum (1) Yorum yaz!

NUH POLATOĞLU

NUH POLATOĞLU


1892'de Van'da doğmuş, 1978'de vefat etmiştir. Bediüzzaman'la birlikte Eskişehir'de mevkuf kalmıştı. Barla Lâhikası'nda Üstadın Molla Hamid Efendi ile birlikte kendisine hitaben bir mektubu bulunmaktadır. Bediüzzaman'a olan sevgi ve hasretini dindirmek için kendi resmiyle birlikte Üstadınkini yan yana tab ettirerek, devamlı başucunda bulunduruyordu.

Eskişehir mahkemesi esnasında ele geçen mektuplarda, onun da ismine rastlandığı için, Van'dan alıp, Eskişehir'e şevk etmişlerdi. "Altı ay yattık" diyerek, anlatmaya başladı:

"İki hayatını ortaya koyuyordu"

"Üstad'ı gençlik yıllarında Van Valisi Tahir Paşanın konağında kaldığı yıllarda tanırdım.

"Tahir Paşa kendisini çok severdi, hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse beraber bulunurdu.

"Edremit sahillerinde Van Üniversitesinin temeli, büyük merasimlerle atılmıştı. Bu merasimlerde gerek Vali Tahir Paşa, gerek Üstad Bediüzzaman konuşmalar yaptılar. Üstad'ımın elinde gümüş saplı, çift uçlu bir kamçı vardı. Elindeki çift uçlu kamçı ile iki hayatını, yani dünya ve âhiret hayatını ortaya koyarak, eline alarak, mücadele meydanlarına atıldığını, ifade etmek istiyordu."

Bu hatıralar bana Münazarat eserindeki şu satırları hatırlattı:
"Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için, iki meydan-ı mübarezede iki harp ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın."


Van'da temeli atılan üniversite
Edremit'teki temel atma merasimlerini gören, Vanlı Hakkı Edremit:

"Büyük ziyafetler verildi. Çeşitli yemekler yapıldı. Uzun tulumba tatlıları
yenildi. Temel atılmadan önce, 'Şarkın ve garbın âli şahsiyeti, Hazâ Bediüzzaman, Molla Said Hazretleri' diye kendisini takdim ettiler. Daha sonra da temele ilk harcı, bizzat kendisi koydu" diyor.

Tahir Paşa çok sevdiği Bediüzzaman'a:

"Nasıl, Şeyda bu ziyafetleri beğendin mi?" deyince, Bediüzzaman da Tahir Paşaya gülerek şu cevabı vermiş:

"Cömertlikte İbrahim Halilullah'a ulaşamazsın. Onun köpekleri de gümüş tabaklarda yemek yerlerdi."
Nuh Polatoğlu, Üstad'ıyla geçirdiği o mesut günleri, hasret gözyaşlarıyla anıyor. Kısa ziyaret ve sohbetimizde, bizi yanından ayırmak istemiyordu. Anlatmak, konuşmak, uzun uzun dertleşmek istiyordu. Kendisini fazla rahatsız etmemek, üzmemek için, üzülerek izin isteyip ayrıldık.

Yorum (1) Yorum yaz!

Demek bir Mahkeme-i Kübrâ var!..

Evet, görüyoruz ki, alelekser, gaddar, facir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, masum, mütedeyyin, fakir mazlûmlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pak ve münezzehtirler. Öyleyse, adalet-i İlâhiyenin tam mânâsıyla tecellî etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün.

İşârâtü'l-İ'câz, s. 60


***

Hem, o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât olacaktır. Çünkü, ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlûm zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor, tehir ediliyor; yoksa, bakılmıyor değil. Bâzan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit mâruzdur.

Sözler, s. 66


***

Hiç mümkün müdür ki, zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rubûbiyetin cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve hikmet ve adâlete imân ve ubûdiyetle tevfîk-ı hareket eden mü'minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin? Halbuki, bu muvakkat dünyada, o hikmet, o adâlete lâyık binden biri insanda icrâ edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidâyetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübrâya, bir saadet-i uzmâya bırakılıyor.

Sözler, s. 67

Yorum (2) Yorum yaz!

Risale-i Nur Külliyatında Arama ve Araştırma
Free Hit Counters
Free Counter
Google
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- -----Bu blog arkadaşlarının içeriğinden sorumlu değildir.------